Paris Komünü üzerine

Marx, tüm sosyalizm ve siyasal savaşım tarihinden, devletin ortadan kalkması gerektiği ve bu ortadan kalkışın geçiş biçiminin de (devletten devlet-olmayana geçiş), “egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olacağı sonucunu çıkarmıştır. Bu geleceğin siyasal biçimleri’ne gelince, Marx onları keşfetmek için kendini yormadı. Yalnızca Fransa tarihini gözlemlemek, onu çözümlemek, ve 1851 yılının kendisini götürdüğü: “olaylar burjuva devlet makinesinin yıkılmasına doğru yöneliyor”, sonucunu çıkarmakla yetindi.

  • Değerlendirmeler
  • |
  • Güncel
  • |
  • 23 Mart 2021
  • 21:09

Paris Komünü deneyimi (1871)

Marx’ın çözümlemesi

 

Komün’den birkaç ay önce, 1870 sonbaharında, Marx’ın, Paris işçilerine hükümeti herhangi bir devirme girişiminin, umutsuzluk tarafından esinlenen bir budalalık olabileceğini göstermeyi amaçlayan bir uyarıda bulunduğu bilinir. Ama, 1871 Martında, kesin savaş işçilere dayatılıp, işçiler de bunu kabul ettikten sonra, ayaklanma bir olgu haline gelince, uygun olmayan koşullara karşın, Marx, proletarya devrimini büyük bir coşkunlukla selamladı. 1905 Kasımında yazdıkları, işçileri ve köylüleri savaşıma sürükleyen, ama 1905 Aralığından sonra, liberallerle birlikte, “silaha sarılınmamalıydı” diye haykıran, Marksizmin acıklı bir üne sahip Rus döneği Plekhanov’un yaptığı gibi, “sırasız” bir hareketi bilgiçlikle yargılamakta diretmedi.

Marx, ayrıca, kendi deyimiyle “cennetin zaptına çıkan” komüncülerin kahramanlığına hayranlıkla da yetinmedi. Ereğine ulaşmamış da olsa, yığınların devrimci hareketinde, Marx çok önemli bir tarihsel deney, dünya proleter devriminde ileriye doğru kesin bir adım, yüzlerce program ve usyürütmeden çok daha önemli gerçek bir ilerleme görüyordu. Bu deneyi çözümlemek, ondan taktik dersleri çıkarmak, teorisini sıkı bir eleştiriden geçirmek için ondan yararlanmak: Marx’ın kendisi için saptadığı görev, işte budur.

Marx, Komünist Manifesto’da yapılmasını zorunlu gördüğü tek “düzeltme”yi, Parisli komüncülerin devrimci deneyinden esinlenerek yapmıştır.

Komünist Manifesto’nun yeni bir Almanca baskısı için, iki yazarı tarafından imzalanmış son önsöz 24 Haziran 1872 tarihini taşır. Karl Marx ve Friedrich Engels bu önsözde, Komünist Manifesto programının “bazı ayrıntılarının artık eskimiş” olduğunu açıklarlar.

Ve devam ederler ki:

“Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemiyeceğini’ tanıtlamıştır.”

(...)

12 Nisan 1871 günü, yani tam da Komün sırasında Marx, Kugelmann’a şöyle yazıyordu:

“... Benim 18. Brumaire’in son bölümünde, eğer yeniden okursan göreceğin gibi, Fransa’da gelecek devrim girişiminin, şimdiye dek olduğu gibi artık bürokratik ve askeri makineyi başka ellere geçirmeye değil, onu yıkmaya dayanması gerekeceğini belirtiyorum (yıkmaya sözcüğünün altı Marx tarafından çizilmiştir; asıl metinde, sözcük zerbrechen’dir). Kıta üzerinde gerçekten halkçı her devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın giriştikleri şey de, işte budur.” ...

“Bürokratik ve askeri makineyi yıkmak”: Marksizmin, devrim sırasında proletaryanın devlet karşısındaki görevleri üzerine başlıca dersi bu birkaç sözcükte kısaca dile getirilmiş bulunuyor. Ve, Marksizmin Kautsky’ye borçlu bulunduğumuz temel “yorumu” ile yalnızca tamamen unutulmuş olmakla kalmayan, ama açıkça çarpıtılmış da olan şey, işte bu derstir!

(...)

1871’de, proletarya Avrupa kıtası ülkelerinden hiç birinde halk çoğunluğunu oluşturmuyordu. Devrim, ancak proletarya ve köylüleri kapsayarak “halk” devrimi olabilir ve çoğunluğu gerçekten harekete sürükleyebilirdi. Halk, işte bu iki sınıftan oluşuyordu. Bu iki sınıf, “bürokratik ve askeri makine” onları horladığı, ezdiği, sömürdüğü için birleşmişti. “Halk”ın, halk çoğunluğunun, işçilerin ve köylü çoğunluğunun çıkarı, gerçekten bu makineyi parçalamak’ta, onu yıkmakta’dır; yoksul köylülerle proleterler arasındaki özgür bağlaşmanın “ilk koşulu” budur; ve bu bağlaşma olmaksızın, sağlam demokrasi olmaz, sosyalist dönüşüm olmaz.

Paris Komünü, bilindiği gibi, bu bağlaşmaya yolaçıyordu. Türlü iç ve dış nedenlerle ereğine ulaşamadı.

(...)

Yıkılan devlet makinesini neyle değiştirmeli?

Marx, bu soruya, 1847’de Komünist Manifesto’da, henüz yalnızca tamamen soyut, ya da daha çok sorunları belirten, ama çözüm yollarını göstermeyen bir yanıt veriyordu. Devleti “proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi” ile, “demokrasinin fethi” ile değiştirmek: Komünist Manifesto’nun yanıtı, buydu. Proletaryanın bir egemen sınıf olarak örgütlenmesinin hangi somut biçimleri alabileceği, bu örgütlenmenin, demokrasinin en tam, en tutarlı fethiyle hangi belirli biçimde uyuşabileceği sorusuna yanıtı, Marx, ütopyaya düşmeden, yığın hareketi deneyinden bekliyordu.

Komün deneyi ne kadar sınırlı olursa olsun, Marx bu deneyi Fransa’da İç Savaş’ında çok dikkatli bir çözümlemeden geçirir. Bu yazıdan belli başlı parçaları aktaralım:

19. yüzyılda, “sürekli ordu, polis, bürokrasi, din ve yüksek yönetim adamları gibi her yerde hazır olan örgenlikleri ile birlikte”, ortaçağ tarafından iletilen “merkezi devlet iktidarı” gelişmişti. Sermaye ile emek arasındaki sınıf karşıtlığının gelişmesi nedeniyle, “devlet iktidarı gitgide toplumsal köleleştirme ereğiyle örgütlenmiş bir kamu gücü, bir sınıf egemenliği aygıtı niteliğini kazanıyordu. Sınıflar savaşımında bir ilerlemeyi gösteren her devrimden sonra, devlet iktidarının salt bastırıcı niteliği gitgide daha açık bir biçimde ortaya çıkıyordu”. 1848-1849 devriminden sonra, devlet iktidarı, “sermayenin emeğe karşı ulusal savaş silahı” durumuna gelir. İkinci imparatorluk, bu silahı daha da güçlendirmekten başka bir şey yapmaz.

“İmparatorluğun dolaysız antitezi, Komün oldu.” Komün, “sınıf egemenliğinin yalnızca monarşik biçimini değil, sınıf egemenliğinin ta kendisini ortadan kaldırması gereken bir cumhuriyetin” “olumlu biçimiydi...” Proleter sosyalist cumhuriyetin bu “olumlu” biçimi açıkça neye dayanıyordu? Kurmaya başladığı devlet nasıl bir şeydi?

“... Komünün ilk kararnamesi... sürekli ordunun ortadan kaldırılması ve onun yerine silahlanmış halkın konması oldu...”

Bu istem, şimdi, sosyalist olduğunu söyleyen bütün partilerin programlarında yer alıyor. Ama bu partilerin programlarının kaç para ettiğini, en iyi, 27 Şubat Devriminden hemen sonra, bu isteme uymayı kabul etmemiş bulunan bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimizin tutumu gösterir!

“... Komün, kentin çeşitli ilçelerinden genel oyla seçilmiş belediye meclisi üyelerinden oluşmuştu. Bu üyeler sorumlu ve her an görevden geri alınabilirdiler. Üyelerinin çoğu doğal olarak ya işçiler, ya da işçi sınıfının ünlü temsilcileriydiler...”

“... Merkezi hükümetin aleti olmaya devam edecek yerde, polis, politik niteliklerinden hemen yoksun bırakıldı ve Komün’ün ‘sorumlu ve her an görevden geri alınabilir’ bir aleti durumuna dönüştürüldü... Yönetimin bütün öteki kollarındaki memurlar için de aynı şey oldu... Komün üyelerinden, en alt basamağa dek, kamu görevi, işçi ücretleri karşılığı görülecekti. Devlet kodamanlarının geleneksel rüşvet ve temsil ödenekleri, bu kodamanların kendisiyle birlikte, yokoldu... Eski hükümet iktidarının maddi aletleri olan sürekli ordu ve polis ortadan kaldırıldıktan sonra, Komün manevi baskı aracını, papazların iktidarını yıkma işine girişti... Adalet görevlileri yalancı bağımsızlıklarından yoksunlaştırıldılar... seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olacaklardı...”

Böylece, Komün, sürekli orduyu ortadan kaldırma, istisnasız bütün memurların seçilerek işbaşına gelme ve her an işten geri alınabilme yönteminin kabulü yoluyla, “yalnızca” daha tam bir demokrasi kurarak, yıkılmış devlet makinesini değiştirmişe benziyordu. Ne var ki, bu “yalnızca” , aslında devsel bir yapıt oluşturur: kurumların adamakıllı farklı başka kurumlarla değiştirilmesi. Bu bir “niceliğin niteliğe dönüşümü” durumunun ta kendisidir: Böylece, tasarlanması olanaklı en tam ve en yöntemli biçimde gerçekleşmiş bulunan demokrasi, burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisi durumuna gelir; devlet (belirli bir sınıfı baskı altında tutmaya yarayan özel güç) durumundan, asıl anlamıyla, artık devlet olmayan bir şey durumuna dönüşür.

Ama bu böyledir diye, burjuvaziyi yenmek ve direncini kırmak zorunluluğu da ortadan kalkmaz. Komün, özellikle bu zorunlulukla karşı karşıyaydı; ve, Komün’ün bozguna uğrama nedenlerinden biri de, bu işi gereğince gözüpek bir biçimde yapmamış olmasıdır. Ama burada, baskı altında tutma örgütü, artık kölecilik, serflik ve ücretli kölelik çağlarında her zaman olduğu gibi, nüfusun azınlığı değil, çoğunluğudur. Ama, kendisini baskı altında tutanları kendisi yendiği anda da, halk çoğunluğunun “özel bir baskı gücü”ne artık gereksinimi yoktur! İşte bu anlamdadır ki, devlet sönmeye başlar. Ayrıcalıklı bir azınlığın (ayrıcalıklı memurlar, sürekli ordu şefleri) özel kurumları yerine, bu işleri çoğunluğun doğrudan kendisi görebilir; ve devlet gücünün görevleri halkın tümü tarafından ne ölçüde yerine getirilirse, bu güç o derecede zorunlu olmaktan çıkar.

Bu bakımdan, Komün tarafından alınan ve Marx’ın önemle belirttiği önlemlerden biri son derece dikkate değer: bütün temsil ödeneklerinin, memur zümresine tanınmış bütün parasal ayrıcalıkların kaldırılması; bütün memur aylıklarının “işçi ücretleri” düzeyine indirilmesi. Burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisine, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisine, belirli bir sınıfı baskı altında tutmaya yarayan “özel güç” olarak devletten, halk çoğunluğunun, işçi ve köylülerin genel iktidarı tarafından baskıcılar üzerinde uygulanan baskıya dönüş, en göze çarpar biçimde, işte burada ortaya çıkar. Ve, işte tam da devlet sorunuyla ilgili belki bu en çarpıcı ve en önemli nokta üzerindedir ki, Marx’ın öğrettiği şeyler, en çok unutulan şeyler olmuştur. Basitleştirilmiş açıklamalarda -sayısızdır bunlar- bundan hiç sözedilmez. İnançları devlet dini haline geldikten sonra, ilkel hristiyanlığın “saflıklarını”, devrimci demokratik ruhuyla birlikte unutmuş bulunan hristiyanlar gibi, bu nokta üzerinde bir “saflık”mış gibi susmak, “usuldendir”.

Yüksek devlet memurları aylıklarının indirimi, “yalnızca” saf, ilkel bir demokratizm istemiymiş gibi görünür. Modern oportünizmin “kurucularından” biri, eski sosyal-demokrat Ed. Bernstein, “ilkel” demokratizme karşı yavan burjuva alaylarını yinelemeyi alışkanlık haline getirmişti. Bütün oportünistler gibi, günümüzün bütün kautskitsleri gibi, o da, ilk olarak “ilkel” demokratizme belirli ölçüde bir “dönüş” olmaksızın, kapitalizmden sosyalizme geçmenin olanaksız olduğunu (çünkü, ensonu devlet görevlerinin çoğunluk tarafından, halkın tümü tarafından yapılması başka türlü nasıl olanaklı olabilir?), ve ikinci olarak, kapitalizm ve kapitalist kültür üzerine dayanmış “ilkel demokratizm”in, eski, ya da kapitalizm-öncesi çağların ilkel demokratizmi olmadığını, hiç mi hiç anlamamıştır. Kapitalist kültür, büyük üretimi, fabrikaları, demiryollarını, postayı, telefona vb. yaratmıştır. Ve, bu temel üzerinde, eski “devlet iktidarı” görevlerinin büyük çoğunluğu öylesine basitleştirilmiş ve öylesine basit kayıt-kuyut, denetim işlemlerine indirgenebilmişlerdir ki, ilköğretimden geçmiş bulunan herkes bu işleri yapabilir; basit bir “işçi ücreti” ile bütün bu işler pekala yapılabilir; öyleyse, bu işlerden her tür ayrıcalıklı, “hiyerarşik” nitelik kaldırılabilir (kaldırılmalıdır da).

İstisnasız bütün memurların her işe seçimle gelip, her an görevden geri alınabilmelerinin olanaklı olması, aylıklarının normal bir “işçi ücreti” düzeyine indirilmesi gibi, işçilerle köylü çoğunluğunun çıkarlarını son derecede dayanışık duruma getiren bu basit ve “anlaşılması kolay” demokratik önlemler, aynı zamanda kapitalizmden sosyalizme götüren köprü işini de görürler. Bu önlemler, devletin yeniden-örgütlenmesine, toplumun salt politik yeniden- örgütlenmesine ilişkindirler; ama elbette tüm anlam ve tüm değerlerini, ancak “mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesi”nin gerçekleşmesine ya da hazırlanmasına bağlandıkları zaman, yani üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin sosyalist mülkiyet durumuna dönüşmesiyle kazanırlar.

Marx, “Komün, iki büyük masraf kaynağını, sürekli ordu ve memurculuğu ortadan kaldırarak, bütün burjuva devrimlerin belgisi olan ucuz hükümeti gerçekleştirdi” diye yazıyordu.

(...)

Parlamentarizmin ortadan kaldırılması

Marx, şöyle yazıyordu:

“Komün, parlamenter bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı, hareketli bir gövde olmak zorundaydı.”

“Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını (ver-und zertreten) kararlaştırmak yerine, komünler halinde örgütlenmiş halka -herhangi bir işverenin kişisel seçimi gibi-, bu işletmeler [komünler] için işçiler, gözlemciler, muhasebeciler bulmaya yaramalıydı.”

(...)

Burjuva toplumun iliklerine dek çürümüş, satılık parlamentarizmi yerine, Komün, düşünce özgürlüğü ve tartışmanın yutturmaca halinde yozlaşmadığı örgenlikleri koyar. Bu örgenliklerde, düşünce özgürlüğü ve tartışma, yutturmaca halinde yozlaşmaz: çünkü parlamenterler (bu örgütlere seçilenler) kendileri çalışmak, yasalarını kendileri uygulamak, bu yasaların etkilerini kendileri denetlemek, bunlar üzerine, seçmenlerine karşı, doğrudan kendileri yanıt vermek zorundadırlar. Temsili örgenlikler kalır; ama, özel sistem olarak, yasama ve yürütme arasındaki işbölümü olarak, milletvekilleri için ayrıcalıklı durum olarak parlamentarizm artık yoktur. Bir demokrasiyi, hatta bir proletarya demokrasisini, temsili örgenlikler olmaksızın düşünemeyiz; ama, eğer bizim için burjuva toplumunun eleştirisi boş bir söz değilse, eğer bizim burjuvaziyi alaşağı etme isteğimiz ... ciddi ve içten bir istekse, demokrasiyi parlamentarizm olmaksızın düşünebiliriz ve düşünmek zorundayız da.

Marx’ın, Komün için olduğu gibi, proletarya demokrasisi için de gerekli olan bu idari personelin görevlerinden sözederken, karşılaştırma terimi olarak “herhangi bir işverenin” personeli terimini kullanması, yani “işçileri, gözetimcileri ve muhasebecileri” ile olağan bir kapitalist işletmeyi alması, son derece anlamlıdır.

Marx’ta ütopyacılığın zerresi yoktur; o tepeden tırnağa “yeni” bir toplum tasarlamaz, tepeden tırnağa “yeni” bir toplum türetmez. Hayır, o yalnızca yeni toplumun eskisinin içinden doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş biçimlerini, doğal bir tarih süreci olarak irdeler. Somut proleter yığın hareketi deneyini ele alır ve ondan pratik dersler çıkarmaya çalışır. Marx, Komün “okulundan ders alır”; tıpkı bütün büyük devrimci düşünürlerin, ... hiçbir zaman bilgiççe bir “ahlak” açısından yanaşmaksızın, ezilen sınıf hareketlerinin büyük okulundan ders almakta duraksamadıkları gibi.

Memurculuğu birdenbire, her yerde ve büsbütün ortadan kaldırmak sözkonusu edilemez. Bu bir ütopyadır. Ama, giderek tüm memurculuğun ortadan kalkmasını sağlayacak yeni bir yönetim makinesinin vakit geçirmeksizin kurulmasına başlamak için, eski yönetim makinesini hemen parçalamak bir ütopya değil, Komün deneyinin ta kendisi, devrimci proletaryanın geciktirilmez, ivedi görevinin ta kendisidir.

(...)

Ulus birliğinin örgütlenmesi

“... Komün’ün geliştirme zamanı bulamadığı kısa bir ulusal örgütlenme taslağında, hatta en küçük köylerin bile siyasal örgütlenme biçiminin komün olması gerektiği açıkça söylenmiştir...” Aynı biçimde, Paris “ulusal delegasyonu”nu seçecek olanlar da, komünlerdir.

“... Henüz merkezi bir hükümete kalmış bulunan, sayıca az, ama önemli görevler, yanlışlığı biline biline söylendiği gibi, ortadan kaldırılmamalı, ama Komün memurlarına, yani sıkısıkıya sorumlu memurlara verilmeliydi...”

“... Ulusun birliği parçalanmamalı, tersine, komünal kuruluş aracıyla örgütlendirilmeliydi; ulus birliği, bu birliğin cisimleşmesi olduğunu ileri süren, ama asalak bir urdan başka bir şey olmadığı halde, ulustan bağımsız ve ondan üstün olmak isteyen devlet gücünün parçalanması yoluyla, bir gerçeklik durumuna gelmeliydi... Önemli olan, eski hükümet iktidarının salt bastırıcı nitelikteki organlarının budanması, kesilip atılmasıydı; bu iktidarın yasal görevleri, toplumun üstünde yer aldığını ileri süren bir otoriteden sökülüp alınmalı ve toplumun sorumlu görevlerine verilmeliydi.” ...

(...)

Asalak devletin yıkılması

Marx’ın bu konuyla ilgili parçalarını daha önce aktarmıştık; şimdi onları tamamlıyacağız. Marx, şöyle yazıyordu:

“Genellikle, tamamen yeni tarihsel kuruluşların yazgısı, haksız yere, kendileriyle az-buçuk bir benzerlik gösterdikleri toplumsal yaşamın daha eski, hatta kaybolup gitmiş biçimlerinin kopyası olarak kabul edilmektir. Böylece, çağcıl devlet iktidarını parçalayan (bricht) bu yeni Komün’de de, ortaçağ komünlerinin, bir canlanışı... Montesquieu ve Girondin’lerin düşlerine uygun bir küçük devletler federasyonu ... merkeziyetçiliğin aşırılıklarına karşı eski savaşımın abartılmış bir biçimi görülmek istendi...”

“... Komünal kuruluş, o zamana dek toplumun sırtından geçinen ve onun özgür hareketini kötürümleştiren asalak ur tarafından, yani devlet tarafından sahip çıkılan bütün güçleri, toplumsal gövdeye geri verecekti. Yalnız bu olgudan dolayı, komünal kuruluş, Fransa’nın yeniden-canlanmasının hareket noktası olabilirdi...”

“... Komünal kuruluş, tarım üreticilerini kentlerin entellektüel yönetimi altına koyacak, onlara kent işçilerinin kişiliğinde, çıkarlarının doğal koruyucularını bulma güvencesini getirecekti. Komün’ün varoluşu bile, apaçık bir şey olarak, belediye özgürlüğünü içeriyordu; ama bu özgürlük, artık ortadan kaldırılmış bulunan devlet iktidarı için bir engel değildi.”

“Devlet iktidarının”, bu “asalak urun yıkılması”; bu iktidarın “budanması”, “yıkılması”, “artık ortadan kaldırılmış bulunan devlet iktidarı” -Komün deneyini değerlendiren ve çözümleyen Marx, devletten işte bu terimlerle sözeder.

Bütün bunlar, yarım yüzyıldan daha az bir süre önce yazıldı; ve bugün, çarpıtılmamış bir Marksizmi yeniden bulmak ve onu geniş halk yığınlarının bilincine yerleştirmek için, arkeolojik kazılara girişmek gerekiyor. Marx’ın, yaşamış olduğu son büyük devrim üzerindeki gözlemlerinden çıkardığı sonuçlar, tam da proletaryanın yeni bir büyük devrimler çağı başladığı anda unutulmuş bulunuyor.

“... Komün’ün konusu olduğu yorumların ve ondan yana olduğunu söyleyen çıkarların çokluğu, bütün öbür hükümet biçimlerinin o zamana dek vurguyu bastırma üzerine koymuş bulunmalarına karşın, onun yayılmaya çok elverişli bir siyasal biçim olduğunu gösterir. Onun gerçek gizi, şudur: özsel olarak bir işçi sınıfı hükümeti, üreticilerin, temellükçüler sınıfına karşı sınıf savaşımının sonucu, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan ensonu bulunmuş siyasal biçimdi o...”

“Bu son koşul olmaksızın, komünal kuruluş olanaksız bir şey ve bir aldatmaca olurdu...”

İçinde toplumun sosyalist yeniden-örgütlenmesinin oluşması gereken siyasal biçimleri “keşfetmek” için, ütopyacılar büyük çabalar göstermişlerdi. Anarşistler, siyasal biçimler sorununu toptan bir yana atmışlardı. Çağdaş sosyal-demokrasi oportünistleri, burjuva parlemanter demokratik devletin siyasal biçimlerini, aşılmaması gereken bir sınır olarak kabul etmişler ve, bu biçimleri parçalamayı gözeten her girişime anarşizm adını vererek, bu “model” önünde secdeye kapana kapana alınlarını aşındırmışlardır.

Marx, tüm sosyalizm ve siyasal savaşım tarihinden, devletin ortadan kalkması gerektiği ve bu ortadan kalkışın geçiş biçiminin de (devletten devlet-olmayana geçiş), “egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olacağı sonucunu çıkarmıştır. Bu geleceğin siyasal biçimleri’ne gelince, Marx onları keşfetmek için kendini yormadı. Yalnızca Fransa tarihini gözlemlemek, onu çözümlemek, ve 1851 yılının kendisini götürdüğü: “olaylar burjuva devlet makinesinin yıkılmasına doğru yöneliyor”, sonucunu çıkarmakla yetindi.

Ve, proletaryanın devrimci yığın hareketi patlak verdiği zaman, bu hareketin başarısızlığına, kısalığına ve apaçık güçsüzlüğüne karşın, Marx, onun ortaya koyduğu biçimleri irdelemeye koyulur.

Komün, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirmeyi sağlamak için proleter devrim tarafından “ensonu bulunmuş” olan biçimdir.

Komün, proleter devrim tarafından, burjuva devlet makinesini parçalamak için yapılmış ilk girişimdir; parçalanmış olan şeyin yerine geçmesi olanaklı ve gerekli olan, “ensonu bulunmuş” olan siyasal biçimdir.

(...)

(Devlet ve İhtilal,
Bilim ve Sosyalizm Yayınları, s.47-67)